Huni
Huni, geniş bir perspektiften gelen düşünce ve olayları süzerek özünü yakalamayı amaçlayan bir platformdur.
Fikirleri bir araya getirip süzgeçten geçirerek okuyucularına dengeli ve objektif bir anlayış kazandırmayı hedefler.
17/07/2026
Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın resmî milli marşı, bu 158 kıtalık şiirin ilk iki kıtasından oluşmaktadır.
Şiirde Osmanlılara ve Türklere yönelik göndermeler birçok bölümde yer alıyor. Metin, Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında yazıldığı için Osmanlı tarafı farklı ifadelerle anılıyor: “Türkler”, “düşman”, “inançsızlar”, “hilal”, “Allah diye bağıranlar” gibi.
Osmanlılar ve Türklerle ilgili başlıca bölümler
31–34. kıtalar
Osmanlı düşmanı, ölüm ve yıkım saçan korkunç bir canavar gibi tasvir ediliyor.
35–74. kıtalar
Bu bölüm Tripoliçe’nin düşüşünü ve şehirdeki savaşı anlatıyor. Osmanlılarla ilgili en yoğun bölüm burasıdır.
Özellikle:
50. kıta: “Türk öfkesi” ifadesi geçiyor.
68–69. kıtalar: Osmanlı askerlerinin “Allah! Allah!” diye bağırdığı, Yunan savaşçıların ise “Ateş! Ateş!” diye haykırdığı anlatılıyor.
73. kıta: Hilal ile Haç karşı karşıya getiriliyor.
75–87. kıtalar
Bu bölüm Korint ve Dervenakia savaşlarını, yani Dramalı Ali Paşa’nın Osmanlı ordusunun yenilmesini anlatıyor.
88–122. kıtalar
Missolonghi ve Achelous Nehri çevresindeki çatışmalar anlatılıyor.
Özellikle:
97–104. kıtalar: Osmanlılar “inançsızlar” ve “Hristiyan düşmanları” şeklinde tasvir ediliyor.
105–111. kıtalar: Osmanlı askerlerinin nehirde boğulması anlatılıyor.
112–121. kıtalar: Bu olay, Firavun ordusunun Kızıldeniz’de boğulmasına benzetiliyor.
113. kıta: İstanbul ve Ayasofya’ya açık gönderme var.
114. kıta: Osmanlılar üzerine Tanrı’nın gazabının inmesi isteniyor.
123–138. kıtalar
Bu bölüm Osmanlı donanmasına karşı yapılan deniz savaşlarını anlatıyor.
Özellikle:
129–132. kıtalar: Osmanlı savaş gemilerinin yakılması ve komutanların boğulması anlatılıyor.
133–137. kıtalar: Patrik V. Grigorios’un Osmanlı yönetimi tarafından idam edilmesine gönderme yapılıyor.
151–158. kıtalar
Şair, Avrupa’daki Hristiyan krallara seslenerek Yunanistan’a yardım etmelerini istiyor.
Özellikle:
153–154. kıtalar: Düşmanın Haç’a hakaret ettiği, Hristiyanları öldürdüğü ve Hristiyan kanı döktüğü söyleniyor.
Osmanlılara yönelik en sert bölümler
En belirgin ve sert bölümler şunlardır:
35–74: Tripoliçe savaşı
68–69: “Allah! Allah!” ve “Ateş! Ateş!”
73: Hilal ve Haç karşılaştırması
75–87: Dramalı Ali Paşa’nın ordusunun yenilgisi
97–114: Osmanlılara karşı dinî ve cezalandırıcı dil
105–121: Osmanlı askerlerinin boğulmasının anlatılması
113–114: İstanbul, Ayasofya ve Tanrı’nın gazabı
123–138: Osmanlı donanması ve Patrik V. Grigorios
153–154: Hristiyanlara zulüm suçlaması
Kısacası şiirin yaklaşık 35. kıtasından 138. kıtasına kadar olan büyük bölümü, doğrudan ya da dolaylı biçimde Osmanlılara karşı yürütülen savaşı anlatıyor.
Özgürlüğe İlahi
Şair: Dionysios Solomos
Tarih: 1823
1.
Seni tanırım kılıcının
Keskin ve korkunç ağzından;
Seni tanırım gözlerinden,
Yurdunu yeniden sayışından.
2.
Şanlı ölülerin küllerinden
Doğdun yeniden ey Hürriyet;
Eskisi gibi yiğit ve onurlu,
Selam sana, ey Özgürlük!
3.
Orada sessizce bekliyordun,
Kederli ve içine kapanık;
Seni yeniden çağıracak
O günü umutla bekliyordun.
4.
O kutlu gün gecikiyordu;
Her yan sessizliğe gömülmüştü.
Zulüm korku salıyor,
Halk kölelik zincirleriyle yaşıyordu.
5.
Ne acı hâlin vardı!
Tek tesellin geçmişin şanlı günleriydi.
Eski zaferlerini anıyor,
Hatırladıkça gözyaşı döküyordun.
6.
Seni çağıracak güçlü sesi beklerken,
Bir elin diğerini sıkıyordu.
Keder ve umutsuzluk içinde
Yüreğin sabırla direniyordu.
7.
"Acaba hiç çıkamayacak mıyım
Bu karanlık vadilerden?" diyordun.
Yukarıdan gelen cevap ise
Feryatlar, zincirler ve prangalardı.
8.
Sonra gözlerini yaşlarla kaldırdın;
Kızarmış, hüzün doluydu bakışların.
Üzerindeki elbise ise
Boş yere dökülen Yunan kanıyla ıslanmıştı.
9.
Kana bulanmış giysilerinle
Yabancı diyarlara gittin.
Sana yardım edecek
Güçlü eller aradın.
10.
Yalnız gitmiştin,
Yine yalnız döndün.
Çünkü ihtiyaç anında çalınan kapılar
Her zaman açılmıyordu.
11.
Kimileri seni bağrına bastı,
Ama gerçek yardım etmedi.
Kimileri güzel sözler söyledi,
Fakat seni aldattılar.
12.
Kimileri ise felaketine sevindi;
Acımasızca şöyle dediler:
"Git, öksüzlerinle birlikte yaşa;
Bizden sana yardım yok."
13.
Şimdi ayakların yeniden
Kendi yurdunun toprağına basıyor.
Her kaya, her toprak parçası
Eski şanını sana hatırlatıyor.
14.
Başın eğik,
Üç kez talihsiz bir dilenci gibi
Kapı kapı dolaşıyor,
Hayatı ağır bir yük gibi taşıyorsun.
15.
Ama şimdi bütün evlatların
Sevinç ve cesaretle ayağa kalktı.
Hepsi tek bir amaç için yürüyor:
Ya zafer, ya ölüm.
16.
Şanlı ölülerin küllerinden
Yeniden doğdun ey Hürriyet.
Eskisi gibi yiğit ve onurlu,
Selam sana, ey Özgürlük!
17.
Gökyüzü senin cesaretini gördü;
Zulmedenlere karşı ayağa kalktığını.
Bir zamanlar çiçekler ve bereket veren
Vatanın yeniden umut buldu.
18.
Sonra gök gürültüsü gibi
Özgürlük çağrısı yankılandı.
Rigas'ın isyan dolu sesi,
Sana cevap veren ilk haykırış oldu.
19.
Yurdunun her köşesi
Seni sevgiyle selamladı.
Dudaklardan yükselen sesler,
Kalplerin saklayamadığı duygulardı.
20.
Çığlıklar göklere yükseldi;
İyon Adaları'ndan bile duyuldu.
Kalkmış eller, coşkun sevinçle
Sana bağlılıklarını gösterdi.
21.
Her ne kadar zincirlerle ayrılmış olsalar da,
Her birinin alnında
"Sahte Özgürlük"ün acı damgası vardı.
22.
Washington'un özgür ülkesi bile
Bu mücadeleyi hayranlıkla izledi.
Kendi geçmişindeki zincirleri hatırladı
Ve sana gönülden sempati duydu.
23.
İspanya'nın aslanı
Kalesinden kükreyerek baktı;
Sanki olanları selamlıyor,
Yelesini öfkeyle savuruyordu.
24.
İngiltere'nin güçlü aslanı da
Bulunduğu yerden irkildi.
Öfkeli homurtusu
Rusya'nın uzak diyarlarına kadar ulaştı.
25.
Kaslarının gücünü gösterircesine
Ege'nin üzerine sert bakışlar fırlattı.
Dalgaların üzerinden
Savaşı dikkatle izliyordu.
26.
Gökyüzündeki kartal da seni gördü.
Kanatlarını açtı, pençelerini gerdi;
İtalya semalarında dolaşırken
Bakışlarını sana çevirdi.
27.
Fakat kanlı düşman
Sana hâlâ kin besliyordu.
Sürekli bağırıyor,
Yolunu kesmeye çalışıyordu.
28.
Sen ise bunlara aldırmıyordun.
Tek düşündüğün,
Önce nereye gideceğin
Ve halkını nasıl özgürleştireceğindi.
29.
Yüksek bir dağ gibi duruyordun.
Kirli sular eteklerinden akıp gidiyor,
Pislik ise aşağıda kalıyordu;
Zirven kirlenmiyordu.
30.
Kasırgalar, dolular ve sağanaklar
Sana ne kadar vurursa vursun,
Ebedî zirveni
Asla yıkamıyordu.
31.
Ne yazık ona!
Keskin kılıcının karşısına çıkıp
Onu sınamaya kalkacak olanın
Sonu felaket olacaktır.
32.
O korkunç canavar ise
Kaybettiği yavrusunu arar gibi
Önce siniyor, sonra saldırıyor;
İnsan kanına susamış halde dolaşıyordu.
33.
Şimdi o canavar ormanlarda,
Dağlarda, ovalarda ve vadilerde dolaşıyor.
Geçtiği her yerde geriye
Dehşet, yıkım ve ölüm bırakıyor.
34.
Korku, ölüm ve yıkım
Ayak bastığın her yere yayıldı.
Bu manzara öfkeni büyüttü,
Düşmana karşı kılıcını çektin.
35.
İşte karşında yükselen surlar!
Nefret edilen Trablusça (Tripoliçe) duruyor.
Oraya adaletin hükmünü,
Korkunun yıldırımını indirmek istiyorsun.
36.
Kazanılan zaferler
Yiğitlerin gözlerini umutla doldurdu.
Düşmanın çokluğuna,
Silahlarına ve savaş naralarına aldırmadılar.
37.
Düşman yumruklarını sıkarak,
Dişlerini gıcırdatarak gözdağı vermeye çalışıyor.
Ama sayılarının çokluğu,
Ne seni ne de yiğitlerini korkutuyor.
38.
Yakında geriye
Yas tutacak birkaç ağız,
Ağlayacak birkaç göz kalacak;
Çünkü büyük felaket yaklaşıyor.
39.
Sonra savaş başladı.
Tüfekler patladı, kılıçlar çarpıştı.
Çelikler parladı,
Her yanda ölüm kol geziyordu.
40.
Neden savaş birden durdu?
Neden kan bu kadar az aktı?
Bakıyorum; düşman
Kaleye doğru kaçıyor.
41.
Say onları!
Korkaklar canlarını kurtarmak için kaçıyor.
Sırtlarından vurulmayı göze alıyorlar,
Ama kılıcın önünde durmaya cesaret edemiyorlar.
42.
"Kapanın kalenin içine!" dediler.
"Biraz daha bekleyin!
Gece çöktüğünde
Son hesap görülecek."
43.
Ve gece boyunca
Savaş yeniden alevlendi.
Dağdan dağa silah sesleri yayıldı,
Gökyüzü gürültüyle çınladı.
44.
Tüfek seslerini duyuyorum.
Kılıçların çarpışmasını duyuyorum.
Baltaların darbelerini,
Dişlerin öfkeyle gıcırdamasını duyuyorum.
45.
Ne korkunç bir geceydi!
İnsanın aklını dehşete düşürüyordu.
Ne uyku vardı ne de dinlenme;
Yalnızca ölümün acı sessizliği.
46.
Savaşın geçtiği yer,
Çığlık atan insanlar,
Bitmeyen kin,
Yükselen duman...
47.
Patlamaların uğultusu,
Ateşlerin aydınlattığı karanlık,
Sanki cehennemin kapıları açılmış,
Ölüleri bekliyordu.
48.
Ve gölgeler görünüyordu:
Çıplak ayaklı kadınlar, yaşlılar, çocuklar, dullar,
Hatta annelerinin göğsüne tutunmuş bebekler...
Hepsi savaşın kurbanı olmuştu.
49.
Her yanı zifiri karanlık kaplamıştı.
Ölülerin sessiz kalabalığı,
Matem bulutu gibi
Toprağın üzerine çökmüştü.
50.
Toprağın her köşesinden
Kırbaç darbeleri yükseliyor gibiydi.
Türk öfkesinin kurbanı olmuş,
Haksız yere öldürülmüş insanlar yatıyordu.
51.
Biçilmiş başaklar gibi
Sayısız ceset yere serilmişti.
Tarlalar neredeyse bütünüyle
Bu acı manzarayla kaplanmıştı.
52.
Solgun yıldız ışıkları altında
Sessiz gölgeler kaleye doğru yürüyordu.
Hiçbir ses yoktu;
Yalnızca ölümün sessizliği.
53.
Aşağıdaki ovalarda,
Sık ormanların arasında da
Ay ışığı silik bir şekilde
Yeryüzüne vuruyordu.
54.
Rüzgâr dalları hafifçe sallıyor,
Yaprakların arasındaki gölgeler titriyordu.
Her şey sessizdi;
Ama sessizliğin içinde korku vardı.
55.
Gözler her yerde
Kan gölcüklerini arıyordu.
Gölgeler sanki kanın içinde dans ediyor,
Boğuk uğultular yükseliyordu.
56.
Ölülerin gölgeleri,
Yiğit Yunan savaşçılarının çevresini sardı.
Soğuk elleriyle
Onların göğüslerine dokunuyor gibiydiler.
57.
Bu ürpertici dokunuş
Yüreklerin en derinine işledi.
Acıyı daha da büyüttü,
Merhameti ise yok etti.
58.
Böylece savaş,
Korkunç bir ölüler dansına dönüştü.
Issız denizde kopan
Şiddetli bir fırtına gibiydi.
59.
Her yandan darbeler iniyordu.
Vurulan her darbe ölümcüldü.
İkinci bir darbeye
Çoğu zaman gerek kalmıyordu.
60.
Savaşan herkes
Baştan ayağa ter içindeydi.
İçlerini yakan kin,
Onları durmaksızın ileri sürüklüyordu.
61.
Kalpleri göğüslerinde
Şiddetle çarpıyordu.
Kolları ise
İnsanüstü bir hızla inip kalkıyordu.
62.
O an ne gökyüzü vardı,
Ne deniz, ne de yeryüzü.
Savaşanların dünyasında
Her şey tek bir noktada birleşmişti.
63.
Öfke ve savaş hırsı
Her iki tarafta da doruğa ulaşmıştı.
İnsan, sonunda
Kimsenin sağ kalamayacağını düşünüyordu.
64.
Bak! Parçalanmış bedenler...
Toprağa düşen kollar, bacaklar ve başlar...
İnsan hayatı,
Savaşın acımasız ellerinde parçalanıyordu.
65.
Kınlar, kılıçlar ve kemerler,
İkiye ayrılmış kafatasları...
Beyinler etrafa saçılmış,
Bedenlerden bağırsaklar dışarı dökülmüştü.
66.
Hiç kimse çevresindeki kıyıma
Artık aldırış etmiyordu.
Herkes durmaksızın ileri atılıyor,
"Durun!" diyen kimseyi dinlemiyordu.
67.
Hiç kimse geri çekilmeyi düşünmüyordu;
Tek duracakları yer ölüm olacaktı.
Yorgunluk hissetmiyor gibiydiler;
Sanki savaşa yeni başlamışlardı.
68.
Artık düşmanın sayısı azalıyordu.
"Allah! Allah!" diye haykırıyorlardı.
Hristiyan savaşçıların dudaklarından ise
"Ateş! Ateş!" sesleri yükseliyordu.
69.
Aslan yürekli savaşçılar
Sürekli "Ateş!" diye bağırarak saldırıyordu.
Dağılan düşman birlikleri ise
"Allah!" nidalarıyla geri çekiliyordu.
70.
Her yeri korku ve toz kaplamıştı.
Acı dolu iç çekişler, çaresiz feryatlar...
İnlemeler dört bir yandan yükseliyor,
İnsanlar ardı ardına ölüyordu.
71.
Ne kadar çok insan ölmüştü!
Artık kurşun sesleri bile duyulmuyordu.
Dördüncü günün şafağı sökerken,
Her taraf cesetlerle doluydu.
72.
Öldürülenlerin kanı
Vadilerde bir nehir gibi akıyordu.
Masum çimenler artık çiyle değil,
İnsan kanıyla sulanıyordu.
73.
Ey sabah rüzgârı!
Artık hilalin üzerine esme;
Git, Haç'ın üzerine es,
Onu serinlet ve yücelt.
74.
Sen, uğrunda ölüp yaşayan
Yunan kahramanlarının küllerinden doğdun.
Eskisi gibi yiğit ve vakur,
Selam sana, ey Özgürlük!
75.
İşte Korint ovaları...
Fakat güneş ışığı bile
Ağaçların ve bağların üzerine
Eskisi gibi düşmüyor.
76.
Gökyüzünde huzur yoktur.
Ne çoban kavalı duyulur,
Ne kuzu sesi;
Her yer savaşın sessizliğine gömülmüştür.
77.
Binlerce asker
Dalgalar gibi ilerlemektedir.
Ama senin yiğitlerin,
Onların sayısını umursamaz.
78.
Ey üç yüz Spartalı!
Bir kez daha bu topraklara dönün;
Çocuklarınız size baksın
Ve size ne kadar benzediklerini görsünler.
79.
Yiğitlerin kaderi
Çetin bir sınavdan geçmektedir.
Korint'te kuşatılmış olsalar da,
Teslim olmayı düşünmezler.
80.
Yıkım meleği gelir;
Yanında açlık ve hastalık vardır.
İskelet gibi dolaşarak
Ordunun üzerine felaket saçar.
81.
Çimenlerin üzerine serilmişlerdi;
İnliyor, can çekişiyorlardı.
Her tarafta felaketin,
Kaçışın ve umutsuzluğun izleri vardı.
82.
Ey ilahi ve sönmez Özgürlük!
Her şeye gücü yeten sen,
Kanlar içinde ve yaralı hâlde bile
Vadide yürümeye devam ediyordun.
83.
Gölgelerin arasında
İnci dizisi gibi sıralanmış
Yunan kızlarını görüyorum;
El ele tutuşup dans ediyorlar.
84.
Şarkıları yankılanıyor,
Sesleri canlı ve güçlü.
Rüzgârda dalgalanan
Siyah ve kestane saçları parlıyor.
85.
Ruhum sevinçle doluyor.
Çünkü onların yüreğinde
Özgürlük ve cesaretin sütü var;
Bu, gelecek nesilleri besleyecek.
86.
Çiçeklerle kaplı çayırlarda
Kadehimi bir kenara bırakıyorum.
Pindaros'un izinden giderek
Özgürlüğü öven ezgiler söylüyorum.
87.
Sen, uğrunda ölüp yaşayan
Yunan kahramanlarının küllerinden doğdun.
Eskisi gibi yiğit ve onurlu,
Selam sana, ey Özgürlük!
88.
Missolonghi'de göründün;
Mesih'in doğuşunu kutlayan kutsal gecede.
Issız topraklar bile canlandı,
Tanrı'nın Oğlu için çiçek açtı.
89.
Elinde haç taşıyan
Din, ateşten bir ışık gibi
Senin yanında yer aldı
Ve gökyüzünü işaret etti.
90.
"İşte burada dur," dedi.
"Ey Özgürlük, bu toprakta dimdik yüksel."
Seni alnından öptü,
Sonra sessizce kiliseye girdi.
91.
Sunak önünde ağır ağır ilerledi.
Buhurdanlıktan yükselen güzel kokular
Gökyüzüne doğru yükselirken,
Orada bulunmayan halk için dua etti.
92.
Sonra ibadeti dinledi;
Azizlerin önünde saygıyla eğildi.
Yüzünde tevazu vardı,
Bakışları kutsallığa yönelmişti.
93.
Birden silah sesleri duyuldu.
Yaklaşan orduların ayak sesleri,
Demirlerin çarpışması
Sessizliği bozdu.
94.
Fakat seni çevreleyen ışık
Güneşin tacı gibi parlıyordu.
Bu parlaklık öylesine büyüktü ki,
Dünyaya ait görünmüyordu.
95.
Yüzün, gözlerin, alnın,
Kolların ve bütün bedenin
Işık saçıyordu;
Etrafın tamamen aydınlanmıştı.
96.
Kılıcını kaldırdın.
Üç büyük adımla düşmana ilerledin.
Bir kule gibi dimdik yükseldin
Ve dördüncü darbede onları yere serdin.
97.
Güçlü ve buyurgan bir sesle
İnançsızlara şöyle seslendin:
"Bugün, Dünyanın Kurtarıcısı doğdu;
Acıyı ve zulmü kovmak için."
98.
Sonra şöyle dedi:
"Ben Alfa ve Omega'yım,
Başlangıç ve Son benim.
Gazabım üzerinize inerse, nereye kaçacaksınız?"
99.
"Öyle bir ateş gönderirim ki,
Cehennemin ebedî ateşi bile
Onun yanında
Çiy damlası gibi kalır."
100.
"O ateş öyle yakar ki;
Ülkeleri, dağları ve ormanları,
Vahşi hayvanları ve insanları
Kül eder."
101.
"Hiçbir canlı nefes alamaz;
Her şey yanar, yok olur.
Geriye yalnızca
Külleri savuran rüzgâr kalır."
102.
Bunu gören insan ister istemez sorar:
"Sen Tanrı'nın gazabının kardeşi misin?
Kim sana karşı koyabilir,
Kim seni durdurabilir?"
103.
Yeryüzü, senin korkunç gücünü görünce
Dehşete kapıldı.
Sanki Hristiyanlara kin besleyen
Herkesi yok etmek istiyordun.
104.
Sular bile bunu hissetti.
Dalgalar kükreyerek yükseldi,
Sanki düşmanların üzerine saldırmaya
Hazırlanıyordu.
105.
Ey talihsiz insanlar!
Niçin Achelous Nehri'ni geçmeye çalışıyorsunuz?
Peşinizdeki ordudan kaçarken
Kendinizi yeni bir felakete sürüklüyorsunuz.
106.
Nehir kabarmıştı;
Suları coşkuyla akıyordu.
Orada mezarınızı buldunuz;
Son yenilginiz orada oldu.
107.
Küfürler, çığlıklar, iniltiler...
Düşmanların sesleri birbirine karıştı.
Öfkeleri bile
Azgın sular tarafından yutuldu.
108.
Sayısız at
Şaha kalkıyor, tökezliyor, düşüyordu.
Cesetlerin üzerinden geçiyor,
Korkuyla kişniyorlardı.
109.
Kimileri arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyor,
Kimileri umutsuzca tutunuyordu.
Bazıları ise can havliyle
Birbirlerine sarılıyordu.
110.
Sayısız yüzün
Gözleri dehşetle açılmıştı.
Yıldızlara son kez bakıyor,
Ölümü bekliyorlardı.
111.
Yavaş yavaş gürültü dindi.
Nehir; insanları, atları ve silahları
Birlikte sürükleyerek
Ölüme taşıdı.
112.
Keşke Musa'nın sesi bende olsaydı da
Bunu anlatabilseydim.
Nasıl ki Firavun'un ordusu denizde boğulduysa,
Burada da düşman sulara gömüldü.
113.
Keşke onları,
Yedi tepeli Konstantinopolis'teki
Ayasofya'nın önüne kadar
Sular sürükleyebilseydi.
114.
Tanrı'nın gazabı üzerlerine insin;
Dağlar cesetleriyle dolsun.
Hilalin kardeşi olan güç de
Onları koruyamasın.
115.
Her taş bir mezar taşı olsun;
Din ile Özgürlük
El ele bu mezarların arasında yürüsün
Ve onları tek tek saysın.
116.
Bir ceset suyun yüzüne çıkıyor,
Sırtüstü hareketsiz yatıyor;
Bir başkası ise
Dalgaların altında kayboluyor.
117.
Nehir hâlâ kudurmuş gibiydi.
Kabaran sular durmadan akıyor,
Öfkeli dalgalar
Her şeyi önüne katıyordu.
118.
Ah, keşke Musa'nın gür sesi
Bende de olsaydı!
Nasıl ki düşman denizde boğulurken
İsrailoğulları sevince boğulduysa...
119.
Onlar da Tanrı'ya şükretmiş,
Denizin kudreti önünde ilahiler söylemişti.
Minnet dolu sesleri
Kalabalığın içinde yankılanmıştı.
120.
Sonra Harun'un kız kardeşi Meryem,
Eline tefini alarak öne çıktı.
Kadınlar da onun peşinden
Sevinç içinde dans etmeye başladılar.
121.
Çiçek çelenkleri takmış kızlar,
Kollarını açarak şarkılar söylediler.
Teflerini çalıyor,
Zaferi kutluyorlardı.
122.
Seni tanırım,
Keskin kılıcının korkunç ağzından.
Seni tanırım,
Yurdunu yeniden kazanan bakışlarından.
123.
Karada büyük zaferler kazandın;
Ama yalnızca karada değil,
Denizlerde de
Eşsiz bir güç oldun.
124.
Ey uçsuz bucaksız deniz!
Dünyayı çevreleyen engin sular!
Sen de onun görkeminin
Bir yansıması gibisin.
125.
Öfkelendiğinde kükreyerek
Herkesi korkuya salarsın.
Ormanlar bile ürperir,
Limanlar güven arar.
126.
Ama sakin olduğunda,
Güneş üzerinde parladığında,
Gökyüzünden bile daha mavi
Renkler saçarsın.
127.
Karada nasıl eşsizsen,
Denizde de öylesin.
Özgürlüğün kudreti
Her yerde hissedilir.
128.
Sayısız gemi yelken açtı.
Direkler orman gibi yükseliyordu.
Rüzgârla dolan yelkenler,
Ufka doğru ilerliyordu.
129.
Gemilerini ustalıkla yönetiyorsun;
Sayıca az olsalar bile
Düşmana ağır kayıplar verdiriyor,
Baskınlar düzenliyor, korku salıyorsun.
130.
Ufukta iki büyük savaş gemisini görüyorum.
Toplarının gürültüsüyle
Ölüm saçan bir ateş
Üzerlerine yağıyor.
131.
Bir anda alevler yükseliyor.
Patlamalar ateşi büyütüyor.
Denizin suları bile
Kandan kıpkırmızı oluyor.
132.
Artık savaşın efendileri de boğuluyor.
Hiçbiri kurtulamıyor.
Ey Patrik, yattığın yerden
Bu manzaraya bakıp sevin!
133.
Paskalya günü,
Dostlar düşmanlarıyla karşılaşmıştı.
Dudaklarında barış öpücüğü,
Kalplerinde ise ihanet vardı.
134.
Üzerine bastıkları defne dalları
Artık onun ayaklarını taşıyamıyor.
Öptükleri el ise
Artık kimseyi kutsayamıyor.
135.
Ağlayın!
Kilisemizin ve inancımızın önderi,
Bir suçlu gibi
Asılmış durumda.
136.
Henüz birkaç saat önce
Rab'bin Ekmeği'ni ve Şarabı'nı dağıtan ağzı,
Şimdi açık duruyor;
Sanki hâlâ konuşmak istiyor.
137.
Sanki ölmeden önce ettiği laneti
Yeniden haykırıyor:
"Savaşabilecek gücü olduğu hâlde
Savaşmayanlara yazıklar olsun!"
138.
Onun sesi hâlâ duyuluyor;
Karada ve denizde yankılanıyor.
Gürleyerek yükseliyor,
Sönmeyen bir ateşi tutuşturuyor.
139.
Tam yüreğim parçalanmışken,
Bir el beni durdurdu.
Parmağını dudaklarına götürerek
Sessiz olmamı istedi.
140.
Sonra yavaşça Avrupa'ya döndü.
Üç kez ona baktı.
Ardından yeniden Yunanistan'a yöneldi
Ve şu sözleri söyledi:
141.
"Ey yiğitler!
Savaş sizin için bir şölen gibidir.
Hiçbir tehdidin karşısında
Dizleriniz titremez."
142.
"Bütün düşmanlar geri çekilebilir.
Kılıçlarını kınlarına koyabilirler.
Ama sizi yenebilecek
Tek bir düşman kalır."
143.
"O düşman,
Zafer kazanıp eve döndüğünüzde,
Yorgun ama gururlu olduğunuz anda
Kalbinize sızar."
144.
"O düşmanın adı Nifaktır.
Elinde krallık asası taşıyan kurnaz bir varlıktır.
Herkese gülümser ve şöyle der:
'Al bunu, sen de sahip ol.'"
145.
"O asaya sakın dokunmayın.
Dışarıdan parlak ve görkemli görünür;
Ama ona uzanan herkesin payına
Gözyaşı ve acı düşer."
146.
"Sizden nefret edenlerin sesi
Aranıza girmesin.
Hiçbir kardeş,
Silahını kardeşine çevirmesin."
147.
"Yabancı milletler,
Sizin için şöyle demesinler:
'Birbirlerinden nefret ediyorlar;
Demek ki özgürlüğü hak etmiyorlar.'"
148.
"İktidar hırsını bir yana bırakın.
Vatan ve din uğruna dökülen
Her damla kan,
Aynı derecede kutsaldır."
149.
"Bu kan yalnızca inancınız ve vatanınız için aktı.
Artık birbirinizle barışın.
Kardeşler gibi sarılın,
Birbirinizi kucaklayın."
150.
"Önünüzde daha yapılacak çok iş,
Kazanılacak daha çok zafer var.
Birlik olursanız,
Zafer daima sizin olacaktır."
151.
"Ey yiğit kahramanlar!
Haçınızı kaldırın ve tek ses olun:
'Ey asil krallar,
Bize bakın!' diye haykırın."
152.
"Sizin uğruna savaştığınız simge budur.
Bu uğurda kan döküyorsunuz,
Bu uğurda kuşatılmış halde
Mücadele ediyorsunuz."
153.
"Düşmanlar ise
Bu kutsal simgeye hakaret ediyor,
Onun çocuklarını öldürüyor,
İnancını aşağılıyor."
154.
"İşte bu yüzden
Haksız yere Hristiyan kanı dökülüyor.
Bu kan, gecenin derinliklerinden
'İntikam!' diye haykırıyor."
155.
"Ey Tanrı'nın seçilmiş kulları!
Bu korkunç feryadı duymuyor musunuz?
Yüzyıllardır yükselen bu ses
Hiç susmadı."
156.
"Habil'in çığlığı gibi
Göğe yükselen bu haykırışı işitmiyor musunuz?
Bu, rüzgârın uğultusu değildir;
Mazlumların sesidir."
157.
"Ne yapacaksınız şimdi?
Özgür bir ülke kurmamıza izin mi vereceksiniz?
Yoksa siyaset uğruna
Bizi yine engelleyecek misiniz?"
158.
"Eğer kararınız buysa,
İşte Haç burada duruyor.
Ey asil krallar! Gelin,
Onu da vurun!"
01/06/2026
Atatürk’ün Denge Sistemi:
Neden Hiçbir Parti, CHP 'de Dahil, Altı Ok’un Tamamını Taşıyamıyor?
Türkiye’de siyaset uzun yıllardır Atatürkçülük tartışmaları etrafında dönüyor.
Her parti kendisini bir şekilde Atatürk’e yakın göstermeye çalışıyor. Kimisi milliyetçiliği öne çıkarıyor, kimisi laikliği, kimisi halkçılığı, kimisi modernleşmeyi. Ancak dikkat çekici bir gerçek var:
Bugün Türkiye’de hiçbir siyasi parti Atatürk’ün kurduğu denge sisteminin tamamını taşıyamıyor.
Çünkü Atatürk’ün sistemi sadece birkaç slogan veya ideolojik başlıktan oluşmuyordu. Onun düşünce yapısı, birbirine zıt gibi görünen unsurları aynı devlet modeli içinde dengeleyebilen çok katmanlı bir yapıydı. Atatürk’ün asıl siyasi dehası da burada yatıyordu.
---
Atatürk Sadece Bir Milliyetçi Değildi
Bugün Atatürk denince çoğu zaman ilk akla gelen kavram milliyetçilik oluyor. Gerçekten de Atatürk güçlü bir Türk milliyetçisiydi. Ancak onun milliyetçiliği günümüzde sıkça görülen sert etnik milliyetçilik anlayışından farklıydı.
Atatürk için Türk kimliği:
- ortak vatandaşlık,
- ortak kader,
- ortak devlet,
- ortak gelecek
fikriydi.
Osmanlı’nın dağılma döneminde farklı etnik ve dini kimlikler imparatorluğu parçalamıştı. Atatürk bu nedenle yeni devletin ortak bir ulusal kimlik etrafında birleşmesini hayati görüyordu. Ancak bunu yaparken ırk üstünlüğüne dayalı bir sistem kurmadı.
“Ne mutlu Türküm diyene” sözü de aslında bir kan bağı çağrısından çok, ortak aidiyet çağrısıydı.
Bugün ise partiler genelde iki farklı uca savruluyor:
- Ya milliyetçiliği aşırı sertleştiriyorlar,
- ya da milli kimlik vurgusunu zayıflatıyorlar.
Atatürk ise ikisinin arasında denge kurdu.
---
Laiklik ile Toplum Arasında Kurulan Hassas Denge
Atatürk’ün en çok yanlış anlaşılan ilkelerinden biri laikliktir. Onun laiklik anlayışı din düşmanlığı değildi. Amaç:
- devlet yönetiminin akıl ve bilim temelinde olması,
- dini yapıların siyaseti kontrol etmemesi,
- devletin cemaatler tarafından yönlendirilmemesiydi.
Ancak Atatürk toplumun dini gerçekliğini de inkâr etmedi. Halkın inanç dünyasını aşağılayan bir yaklaşım benimsemedi. Onun derdi dinin devlet mekanizmasının üstüne çıkmasını engellemekti.
Bugün ise Türkiye’de laiklik tartışmaları genelde iki uç arasında sıkışıyor:
- ya sert ve toplumdan kopuk bir elitizm,
- ya da dini siyasetin merkezine taşıyan anlayış.
Atatürk bu iki uçtan da uzak durdu. İşte onun sistemi bu yüzden uzun süre ayakta kalabildi.
---
Modernleşme ile Milli Kimlik Arasında Kurulan Köprü
Atatürk Batı’nın bilimini, hukukunu, eğitim modelini ve teknolojisini almak istedi. Çünkü geri kalmışlığın nedenini doğru okuyordu. Ancak Batılılaşmayı bir kimlik teslimiyeti olarak görmedi.
“Çağdaşlaşmak” ile “kimliğini kaybetmek” arasında büyük fark olduğunu düşünüyordu.
Bugün Türkiye’de bazen modernleşme ile milli kimlik karşı karşıya getiriliyor. Bir taraf modernleşmeyi tamamen Batı’ya benzemek olarak yorumlarken, diğer taraf modernleşmeye şüpheyle yaklaşabiliyor.
Atatürk ise:
- hem modern,
- hem milli
bir devlet kurmaya çalıştı.
Asıl zorluk da buydu.
---
Devletçilik: Sosyalizm de Değil, Vahşi Kapitalizm de
Atatürk’ün devletçilik anlayışı da günümüzde çoğu zaman yanlış yorumlanıyor. O dönemde Türkiye’de güçlü bir özel sektör yoktu. Sanayi yoktu. Sermaye birikimi çok sınırlıydı. Bu yüzden devlet ekonomide öncü rol üstlendi.
Ancak Atatürk tam sosyalist bir sistem kurmadı. Özel girişimi tamamen ortadan kaldırmadı. Devleti ekonominin yönlendirici gücü olarak kullandı.
Bugün ise siyaset çoğu zaman iki uç arasında gidip geliyor:
- ya aşırı devlet kontrolü,
- ya da her şeyi piyasaya bırakma anlayışı.
Atatürk yine orta yolu seçti.
---
Halkçılık ile Devlet Disiplini Arasındaki Denge
Atatürk halkçılığı sınıf çatışması üzerine kurmadı. Amaç:
- halkın devletin sahibi olması,
- eğitim fırsatlarının yayılması,
- ayrıcalıklı sınıfların azaltılmasıydı.
Fakat aynı zamanda devlet otoritesini tamamen zayıflatacak popülizme de yönelmedi.
Bugün birçok siyasi hareket:
- ya elit bir görüntü veriyor,
- ya da tamamen popülist söylemlere kayıyor.
Atatürk ise halkı merkeze koyarken devlet düzenini korumayı başardı.
---
Asıl Deha: Denge Kurabilmekti
Atatürk’ün en büyük başarısı tek tek reformlar değildi.
Asıl başarısı:
- savaş sonrası yıkılmış bir toplumda,
- ekonomik yoksulluk içinde,
- dış baskılar altında,
- çok parçalı bir geçmişten gelen bir ülkede
bir denge sistemi kurabilmesiydi.
Bugün partilerin çoğu:
- bir ilkeyi büyütürken diğerini zayıflatıyor.
Örneğin:
- biri milliyetçiliği güçlendirirken toplumsal kapsayıcılığı kaybediyor,
- biri sosyal adaleti savunurken milli birlik algısını zayıflatıyor,
- biri muhafazakâr seçmeni kazanmaya çalışırken laiklik çizgisini bulanıklaştırıyor.
Atatürk ise Altı Ok’u birbirini tamamlayan bir bütün olarak tasarladı.
Onun sistemi:
- sadece milliyetçilik değildi,
- sadece laiklik değildi,
- sadece devletçilik değildi.
Hepsi birlikte çalışıyordu.
Bu nedenle Atatürkçülük aslında tek bir ideoloji değil, bir devlet denge modelidir.
---
Neden Bugün Hiçbir Parti Bu Sistemi Tam Temsil Edemiyor?
Çünkü günümüz siyaseti kısa vadeli seçim hesaplarına sıkışmış durumda. Partiler:
- belirli seçmen gruplarını korumaya,
- koalisyon oluşturmaya,
- kimlik siyasetleri yürütmeye çalışıyor.
Bu süreçte denge bozuluyor.
Oysa Atatürk sadece bir parti lideri değildi:
- askerdi,
- devlet kurucusuydu,
- stratejistti,
- kriz yöneticisiydi,
- sosyolojiyi iyi okuyordu.
Toplumun psikolojisini, devletin ihtiyaçlarını ve dünyanın yönünü aynı anda görebiliyordu.
Bu yüzden bugün hiçbir parti Altı Ok’un tamamını aynı dengeyle taşıyamıyor.
---
Sonuç
Atatürk’ün büyüklüğü yalnızca Cumhuriyet’i kurmuş olmasında değildir. Onun asıl büyüklüğü:
- modernleşme ile milli kimliği,
- laiklik ile toplum gerçekliğini,
- devletçilik ile özgürlüğü,
- halkçılık ile düzeni,
- reform ile devlet devamlılığını
aynı sistem içinde dengeleyebilmesindedir.
Bugün Türkiye’de siyasi partiler genelde bu dengenin yalnızca bir kısmını temsil ediyor.
Belki de Atatürk’ü gerçekten anlamanın yolu,
onun fikirlerinden sadece hoşumuza giden bölümleri almak değil,
o büyük denge sisteminin tamamını görebilmektir.
12/04/2026
İşte bu yüzden medyayı satın alıyorlar. İsmet İnönü propagandanın gücünü anlattı 1950’li yılların seçim atmosferinde Kurtuluş Savaşı’nın komutanlarından İsmet İnönü’nün bile asker kaçağı olduğu iddia edilmiş halk da buna inanmıştı. İsmet İnönü’nün bu propagandalara ilişkin sözleri ise yeniden gündem oldu.
30/03/2026
https://youtube.com/shorts/0kjzc6HmoUM?si=tKxLd1Hq8dn1Bq45
''Yedi Milletli Hürmüz ve Piri Reis'' - 2 Bölümlük Short Belgesel 2. Bölüm - Yılmaz Özdil Devamı ve daha fazlası için link: https://youtu.be/HXQQaUD8-uM?si=C9RBMqwjdcmc8ipX ...
30/03/2026
Muhsin Yazıcıoğlu – 10 Kasım 2006 Atatürk Mesajı (Tam Metin)
“Atatürk’ü ölüm yıl dönümünde rahmet ve minnetle anarken, kendimizle bir muhasebe yapmamız gerektiğine inanıyorum.
Çünkü ülkemizde uluslararası camiada bu müstesna devlet adamının yeterince incelenip anlaşılmadığı, bu yüzden de hakkında yalan-yanlış yargılara varıldığı kanaatindeyim.
Oysa Atatürk’ün hayatı, kişiliği ve görüşleri, başta ülkemiz olmak üzere diğer devlet adamlarına ışık tutacak, yol gösterecek muhteşem bir hazinedir.
O’nu yanlış anlamak veya görüşlerini saptırmak, tüm insanlık için, özellikle de bizim için büyük bir hatadır.
Geriye dönüp baktığımda, Atatürk üzerinden siyaset yapan kişi ve grupların, bir iki slogan peşine takılıp olayları nasıl saptırdıklarını görüyorum.
Bir yanda, netleşmemiş ‘irtica’ kavramının peşine takılarak dinle ilgili her söylem ve davranışa itiraz eden güya Atatürkçü bir yaklaşım, diğer yanda Batı değerlerine kul-köle olurcasına saptırılan güya Atatürkçü bir hedef; aslında Atatürk’e yapılan en büyük ihanet bu tür saptırmalarda aranmalıdır.
Çünkü Atatürk, TBMM’nin gizli tutanaklarında da gördüğümüz gibi, ‘İslam dünyasının bir gün uyanarak istiklallerine kavuşacaklarını ümit etmekle’ bahtiyar olduğunu beyan edecek kadar İslam dünyasına duyarlı, Kur’an’ın herkes tarafından anlaşılması için çaba gösterecek kadar samimi bir Müslüman’dır.
Atatürk’ün Batıcılığı da saptırılmıştır.
O, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı hedefleyen, yani Batı’nın vardığı noktayı aşan bir medeniyeti hedef göstermiştir.
Biz ülkücülerin de, milli liderimiz olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk hakkında olumsuz propagandalara seyirci kalmakla hata yaptığımızı itiraf etmek isterim.
Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü olduğunu göstermektedir.
Cumhuriyet üzerine inşa edilen devlet yapısı sayesinde Türkiye, tüm zorluklara rağmen varlığını sürdürebilmektedir.
Toplum önderleri olarak bizler, slogan Atatürkçülüğü yerine, O’nun karakterini, devlet adamlığını ve milli duruşunu doğru şekilde gençlere aktarmak zorundayız.
Atatürk’ü doğru anlayan gençlerin başarılı olacağına inanıyoruz.
Atatürk’ü doğru anlayan devlet adamlarının ülkeyi dış güçlere teslim etmeyeceğini de vurgulamak isterim.
Atatürk çizgisinden sapan yöneticilerin ülkeyi tehlikeli maceralara sürüklediğini üzülerek görmekteyiz.
Mücadelemizin temel dayanağı, Atatürk’ün ‘tam bağımsızlık’ anlayışıdır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün yıl dönümünde rahmet ve minnetle anarken, bir kez daha ifade etmek isterim ki;
iktidarda bulunanlar gaflet, dalalet ve hatta ihanet içinde bulunsalar dahi, millet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğünü korumak, milletimizin şerefini savunmak ve her türlü emperyalizme karşı direnmek bizim görevimizdir.” �
Click here to claim your Sponsored Listing.
Category
Website
Address
Ankara